Bugün - 18 Ağustos 2018 Cumartesi
Foto Galeri
Video Galeri
Firma Rehberi
Künye
Reklamlar
Üye İşlem
 Bize Ulaşın
www.musikidergisi.com Logo
-
İstanbul 28°C
Yazar Detayları

Bülent Aksoy

Bülent Aksoy -  Nihat Doğu'nun Ardından...

Nihat Doğu'nun Ardından...
Yazı Tarihi: 26 Mayıs 2018 Cumartesi

   1950 sonrasının değerli musıkişinaslarından kemençeci Nihat Doğu'yu 12 Mart 2018 Pazartesi günü kaybettik.  Bugünün  musıki icracıları 1976'da Istanbul'da kurulan Türk Musıkisi Devlet Konservatuvarı'ndan mezun olanlardır. Onlar musıkiyi öğrenmek isteyen gençlerin o konservatuvar kurulmadan önce hoca bulmakta çektikleri çileyi çekmediler. Musıki hocalarını girdikleri okulda karşılarında buldular. Onlardan önceki musıki kuşağı bu sanatı  kendi kendine öğrenmiştir desek yanlış olmaz; ilk adımda bir hocayla musıkiye başlayanları da kendi gayreti, kendi azmiyle sanatlarında ilerlemişlerdir. Bu kuşağın üyeleri 1920-1940 arasında doğanlardır. Pek çoğunun musıki dışında da bir mesleği vardı. Bu açıdan "amatör"düler. Amatör kelimesini etimolojik anlamıyla kullanıyorum burada; yani bir uğraşa sırf sevdiği için bağlanan, geçimini sadece o uğraşa bağlamak zorunda olmayan kişiyi   kastediyorum. Yoksa bu kuşağın iyi musıkişinasları bu anlamda amatör oldukları halde bu ikinci mesleği profesyonelce bir dikkatle, titizlikle icra etmişler, geçimini musıki icrası ile sağlayanları da  hep sanat sevgisiyle çalıp söylemişlerdir. Bu eski  kuşağın ortak yönü musıkiye aşkla şevkle bağlanmış olmalarıdır. Nihat Doğu işte bu kuşağın hem bir amatörü, hem de bir profesyoneliydi.

   Nihat Doğu 1930'da Kuşadası'nda doğdu.  Önce Aleko Bacanos'tan, sonra Kemal Niyazi Seyhun'dan kemençe dersleri aldı. Üsküdar Musıki Cemiyeti'ne girdi, Istanbul Belediye Konservatuvarı'na devam etti.  Bir yandan da Istanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi,  musıki çalışmalarının yanı sıra avukat olarak da çalıştı. Nihat Doğu Istanbul, İzmir radyolarında, Nevzat Atlığ yönetimindeki Istanbul Devlet Klasik Türk Müziği Korosu'nda, yıllarca kemençe çaldı. Pek çok soliste eşlik etti.  Eşlik ettiği solistlerle bütün yurdu dolaştı. Cüneyd Kosal, Doğan Ergin, Abdi Coşkun, Vahit Anadolu ile birlikte kurduğu "Klasik Türk Sazları Beşlisi" ile radyolarda, televizyonda, yurt içinde, yurt dışında verdikleri  pek çok konserde saz çaldı.  1975 - 1984 arasında, dokuz yıl boyunca birlikte çalışan beşlinin verdikleri konserlerin en belirgin özelliği, şimdiye dek hiç el atılmadık saz eserlerini, özellikle Ali Ufkî  ile Kantemiroğlu mecmualarında notası verilen çok eski peşrevleri, semaileri tanıtmalarıdır. Nihat Doğu musıkinin çok çeşitli ortamlarında saz çaldı.  İbnülemin Mahmut Kemal İnal'ın Mercan yokuşundaki konağında her pazartesi kurulan musıki meclisinde, Yekta Akıncı'nın, Hakkı Süha Gezgin'in, Selahattin Tanur'un meclislerine de katılmıştı, bunlar zamanın pek çok değerli musıkişinası ile aydınını bir araya getiren seçkin meclislerdi.   

    Nihat Doğu gerçekten çok iyi bir kemençeciydi. Şöyle diyordu kendi kemençe üslubu hakkında: "Tanburî Cemil Bey, Ruşen Kam, Aleko Bacanos, Kemal Niyazi Seyhun benim kemençe tavrımı etkileyen isimlerdir." Ama bu sanatçılardan her birinin tekniği, üslubu farklıdır.  Kendisi kimlerden etkilendiğini söylememiş olsa, biz de geçmişini hiç bilmesek, hiçbirinin parmak izini göremeyiz kemençesinde. Yayı, kendi yayıdır. Nihat Doğu hepsini sevmiş,  hepsinden beslenmiş olabilir elbette. İyi bir sazende kendisinden önceki üslupları, teknikleri incelemiş olan biridir  zaten. 

   Ben Nihat Doğu'nun taksimlerinde her zaman bir derinlik bulmuşumdur. Bu derinlik hissini bende uyandıran şey onun yayıdır, nağmeden önce yayı; tını, sada bunun hemen yanı başında yer alır, bu sadayla şekillenir onun nağmeleri, ben buna "derin yay" diyorum (Nihat Doğu'nun yay çekme konusundaki bir gözlemini aşağıda anacağım). Özellikle eski eserlerden biri, örneğin bir murabba, bir ağır semai, yahut ağır edalı  bir şarkı okunacaksa, ağır ağır yol alan vakur  seslerle eski zamanların sisli puslu tarihine adeta bir ışık huzmesi gönderir, yani "şark ufuklarına vuzuh" getirir, okunacak o güzel esere pek yakışan bir atmosfer hazırlardı.  En çok hoşlandığım taksimleri yüzyıllar öncesinin sadasını hisssettirirdi bana.     

    Yıllar önce iki disklik bir "kemençeciler" albümü yayımlamıştım (Kemençe, Türk Müziği Ustaları,  Kalan Müzik, 2005). Tanburî Cemil'den İhsan Özgen'e kadarki, yüzyıllık kemençe kayıtlarını bir araya getiren bir güldesteydi bu. Bu güldesteye girmesi için Nihat Doğu'dan bir taksimini rica etmiştim. Uzun uzadıya aramadan bir taksimini verdi; "Bu tek taksim bana yeter" demişti, alçakgönüllü ama kendinden emin bir insanın tavrrıyla. Verdiği taksimin anlamlı bir hikâyesi vardır, kendisinden dinlemiştim. İzmir radyosundan Mehmet Kasabalı radyoda bir fasıl programı hazırlamış; Nihat Doğu'ya demiş ki, sırf senin için bir fasıl hazırlıyorum; kürdilihicazkâr, hüzzam filan gibi harcıâlem makamlarda değil, nevâ faslı olacak, sana yakışan da böyle bir  makamdır, ara taksimini senden rica ediyorum... Benim hissettiğim şeyi, demek ki, benden önce Mehmet Kabasalı hissetmiş. Kemençeciler albümünde yer alan o çok  güzel taksimi İzmir radyosundan yayımlanan nevâ faslınn ara taksimidir. Dört dakika elli bir saniye süren bu taksim Itrî'nin bu makamdan kârının ilk ölçüsündeki küçücük bir motife  ("ey-gül-bü-ni" seslerine) dokunmasıyla başlar, sonlarına doğru  Tanburî Cemil'în kemençeyle evcârâ taksimindeki bir küçük bir ezgi kesitine atıfta bulunur. Dinleyeni nevânın esrarlı dünyasına çeken gerçekten değerli bir taksimdir.      

     Arkadaşım Ersu Pekin'le Açık Radyo'da  2000 yılında "radyo anıları" başlıklı bir dizi yayımlıyorduk. Radyolarda görev almış olan musıkişinaslarla sohbet ederek  onların radyo anılarını  kayda geçiriyorduk. Amacımız, musıkimizin bu önemli kurumunu içerden  tanıyan musıkişinasların anlatacaklarıyla  radyo  tarihçesinin yazımına katkıda bulunmaktı. Tanburî Necdet Yaşar,  "Nihat Doğu'yu mutlaka arayın, anlatacağı çok şey vardır," demişti. Ben Nihat Doğu'yu birçok konserde dinlemiş ama kendisiyle yüz yüze tanışmamıştım. Ersu da  tanışmamıştı. Böylece ilk kez 2000 yılının Mart ayında bizim radyoda bir araya geldik. Tam dört saatlik bir program çıktı ortaya. Birer saattten dört hafta art arda yayımlandı bu uzun mülakat. Gerçekten de, Nihat Doğu'nun anlatacağı çok şey vardı. Sohbeti de çok tatlıydı,  son derece zevk alarak anlatıyordu anılarını, başından geçenleri, gördüklerini en anlamlı ayrıntılarıyla vererek.         

     Nihat Doğu radyo anılarına geçmeden önce musıkiye, kemençeye nasıl başladığını anlatmıştı ilk saatte.  O dört saatlik mülakatta beni en çok etkileyen kısım Nihat Doğu'nun  son derece elverişsiz şartlar içinde musıkişinas olabilmek için gösterdiği büyük azimdi.  

     Hikâyesi şöyle... Lise onuncu sınıftayken bir gün radyoda fasıl arasında Aleko Bacanos'un bir taksimini dinler, taksim çok hoşuna gider. Ama ilkin bir kemençe edinmek lazımdır. Yenikapılı saztıraş Ziya Usta'ya gider. İlk kemençesini ondan satın alır, ama çok zorlanarak, ancak taksitle. İlk dersini Ziya Usta verir. Atölyede bir gün Necdet Yaşar'la tanışır. Saza daha önce başlayan Necdet Yaşar o gün biraz tanbur çalıp gider. Çok güzel çalıyordur tanburu.  Onu dinledikten sonra, ben ne zaman böyle çalabilirim diye kaygılanır Nihat Doğu. Ziya Usta'ya sorar: "Bu çocuk ne zamandır beri çalıyor? Ben de onun gibi çalabilir miyim?" Bu sorudaki çocuksu saflığa, hevese bakar mısınız?         

   Kısa bir süre sonra Aleko'dan ders almaya karar verir. Galatasaray Lisesinin karşısında bulunan, Aleko'nun o sırada  çalıştığı, o yılların gözde gazinosu Novodni'ye gider, kendisini bulur, elini öper. Aleko, "Bre evladım, hastayım ben, ders veremem," der. Delikanlı Nihat yalvar yakar olur, gene de Aleko'yu ders vermeye razı edemez.  Ama o, altı ay inatla Aleko'nun çalıştığı gazinoların kapısını aşındırır. Gene sonuç alamaz.  Aleko'yu her görüşünde ,"Ben ders veremem" cevabını alır. En sonunda kanunî İsmail Şençalar'ın araya girmesiyle ders vermeye razı olur Aleko. Şençalar'ın "Ne verecek bu çocuk?" diye sorması üzerine, Aleko, on lira ister. Yüksek bir ücrettir bu, haftada bir saatten ayda 40 lira eder. Aleko'nun niyeti işi gene yokuşa sürmektir. Genç Nihat'ın boynunu bükmesi üzerine, Şençalar, "Alekocuğum, 10 lira çok, biraz indirsen..." der. Bunun üzerine saatlik ders ücreti 7,5 liraya iner: Bu da yüksek bir ücrettir, ayda 30 lira demektir.  Nihat Doğu  peki der. Bu  ücreti verebilmek için bir demircinin yanında çırak olarak çalışmaya başlar. Böylece çıkarır kemençe derslerinin ücretini... Böyle bir azmi kaç kişi gösterebilir ki?

   Bu ilk kemençe dersleri altı ay sürer;  yıl 1950, yılın son günlerinde Aleko Bacanos ölür. Böylece ansızın hocasız kalır öğrenci Nihat. O yıllarda kemençe çalanlar üç beş kişidir. Istanbul'da Haldun Menemencioğlu, Paraşko Leondarides, Kemal Niyazi Seyhun, Fahire Fersan; bunlardan hangisi ders verirdi ki... Bunun üzerine Aleko'nun kardeşi udî Yorgo Bacanos, "Sen bana ağabeyimin yadigârısın" diyerek ona yardım etmek ister, kendisini belediye konservatuvarına çağırıp Kemal Niyazi Seyhun'la tanıştırır. Kemençe dersleri bundan sonra onunla devam eder. Bereket versin, Seyhun ücret kabul etmez. İki yıl da ondan ders alır. Bu sürenin sonunda Seyhun, "Sana öğretebileceğimi öğrettim" deyip onu Emin Ongan'a, Üsküdar Musıki Cemiyeti'ne gönderir. Nihat Doğu'nun musıki hayatı bu şekilde devam eder, daha sonra da belediye konservatuvarında  çok değerli bir nazariyatçı olan Şefik Gürmeriç'in öğrencisi olur, ondan nazariyat bilgileri öğrenir.                  

    Nihat Doğu'nun babası ilkokul öğretmenidir, açık fikirli, kültürlü bir adamdır,  ama tabii, aylık geliri sınırlıdır. Bu yüzden Nihat Doğu ortaokuldan sonra bütün harçlığını çalışarak çıkarmak zorunda kalır. Demirci çıraklığı dışında, daha birçok işte çalışır; çocuklara fırıldak yapıp satar, bir mezecinin yanında meze, sandviç satar, pul dükkânı işletir... Çocukluğu, ilk gençlik yılları hep yoksunluk içinde geçer. Bir yandan kemençesini ilerletmek için çalışır, bir yandan da Istanbul Hukuk Fakültesi'ne devam eder. Binlerce sayfalık hukuk kitaplarının hepsini satın alacak parayı bulamaz; ya her ay bir kitap alır, ya arkadaşlarından borç ister, ya da fakülte kütüphanesindeki kitaplardan özet çıkarır.

   Musıki boş vakit ister, ancak yeterince boş vakti olanlar kendini verebilir bu işe. Bu yoksunluk şartlarında musıkişinas, hem de iyi bir musıkişinas olabilmek bir mucize gibi görünüyor bana. Nihat Doğu'nun bu hayat şartları altında musıkiye başlayışında bizleri etkileyen, daha doğrusu hayran bırakan tarafı onun kemençeyi öğrenmek, musıkişinas olabilmek için gösterdiği benzerine az rastlanabilecek irade gücü, direnci, inatçılığıdır. Ondaki bu sanat  aşkı eski devirlerde bir musıki hocasına kendini öğrenci olarak kabul ettirebilmek için çırpınan, üstadın  her türlü huysuzluğuna katlanmaya hazır hevesli gençlerin   musıkiye başlayışlarını hatırlatmıyor mu?   

   Tabiî, yalnız Nihat Doğu'da değil, onun kuşağının, pek çok üyesinde şunu gözlemlemişimdir: gerçi hiçbiri Nihat Doğu'da gördüğümüz  o çok elverişsiz şartlar altında başlamamıştır musıkiye, ama onlar da bir gün şöhrete kavuşmak yahut çok para kazanmak için değil, gönül verdikleri sazı çalabilmek yahut şarkı söyleme zevkini duyabilmek için bu sanata atılmışlardır. Bu ara kuşağın musıkişinasları yıllarca saz  çala çala, şarkı söyleye söyleye kendilerini topluma tanıtmayı başarmışlardır. Ama hiçbiri bu niyetle bu yola girmemiş, hiçbiri zengin olmamıştır. Olsa olsa geçimlerini temin edecek kadar kazanmıştır. 

   1976'da kurulan Türk Musıkisi Devlet Konservatuvarı'na girip kemençeyi, öteki sazları orada öğrenenler, yani musıkiyi Nihat Doğu'nun çektiği çileyi çekmeden öğrenenler onun bu hikâyesini bilmiyorlarsa, herhalde şaşkınlıkla okuyacaklardır.      

    Nihat Doğu'nun kemençeye başlaması gibi musıkiyi bırakması da kolay olmadı. Geçirdiği iki kalp krizi yüzünden iki kere sazı bıraktı. Ama biraz toparlanınca kemençeyi tekrar eline aldı. İzmir'de musıki derneklerinin çalışmalarına katıldı. Kemençe çalmaktan bıkmamıştı. Seksen yaşına kadar kemençe çaldı.

    Dört saatlik mülakatımıza döneyim. Onun anlattıklarıyla çok güzel bir yayın ortaya çıktı;  radyo anıları dizisinin çok ilgi çeken programlarından biriydi nitekim. Nihat Doğu da yıllardır biriktirdiklerini anlatma imkânı bulduğu için çok memnundu. Bu radyo programı Nihat Doğu'ya tetikleyici bir güç verdi. Bir süre sonra İzmir'e taşınmıştı. Bu şehirde, Ege Üniversitesi  Türk Musıkisi Devlet Konservatuvarı öğretim üyelerinden Mehmet Yalgın'a uzun bir mülakat verdi; bir nehir söyleşi ile, bize anlattıklarını daha da genişleterek bütün bir musıki hayatını anlattı. Bu uzun söyleşi   2009'da kitap olarak basıldı: Biraz  Hayat, Biraz Sanat, Kemençeci Bir Avukat, Nihat Doğu Kitabı (yayıma hazırlayan Mehmet Yalgın, Ege Üniversitesi Basımevi, İzmir).  Şimdi herhalde mevcudu tükenmiştir; ikinci defa basılmayı hak eden bir kitaptır.  Bu ülkede musıkişinasların anlatacakları çok şey vardır. Oysa yaşadıklarını, gördüklerini  yazan kaç kişi vardır ki? Birkaçı geçmez. Yazmak şöyle dursun, anlatmak istemeyenler de vardır. Musıkişinasların yazar olması gerekmez, hiç olmazsa Nihat Doğu gibi, nehir  söyleşilerle birilerine anlatabilirler. Bu gibi kitaplardan öğrenilecek çok şey vardır. Sadece musıki severlerin değil, musıkişinasların da öğrenecekleri şeyler vardır bu anı kitaplarında. Yalnız anlatan kişinin musıki hayatından değil, bir dönemin musıki hayatından sayfalar bulabiliriz orada.

   Nihat Doğu'nun anlattıkları da son altmış yılın musıki hayatından canlı sayfalardır. Radyo anıları arasında şu gözlemi ne kadar değerlidir... Bir gün radyoda gençlerden biri Yorgo Bacanos'tan bir şeyler çalmasını rica eder. Yorgo eski peşrevlerden birini her perdenin hakkını vererek çok  ağırbaşlı bir tavırla çalar. Ama orada herkes ondan cambazlık bekler. Peşrev bittikten sonra Yorgo bu beklentiyi anlayıp sazın kafesi ile eşiği arasında gidip gelerek seri nağmelerle başka bir şey çalar, arkasından da, "Bakın evladım, benim ilk çaldığım peşrev sanattır, ama bu yaptığım cambazlıktır, tekniktir. İlki daha zor, daha makbuldür," der...      

   Yine radyoda tanık olduğu çarpıcı bir şey... Bir gün Istanbul radyosunda  B stüdyosunun önünde bir keman sesi duyar.  Bir beste çalınmıyor, sadece yay sesi geliyor. Ama çıkan ses çok güzeldir. Bir adam durmadan yay çekiyor. Fournier adlı bir Fransız kemancıdır bu [Jean Fournier olmalı]. Turneye çıkmış, konser vermek için Istanbul'a da uğramış. Yanlarında bulunan, Fransızca bilen ses mühendisi Yavuz Özüstün gidip soruyor, "Efendim, neden bir eser çalmıyor da sadece yay çekiyorsunuz," diye.  Şu cevabı veriyor Fournier: "Ben konserim olmadığı zaman evde yahut konservatuvarda günde altı saat çalışırım; bunun ilk iki saatinde sadece yay çekerim." Yay çekmenin önemi bilinmeyen bir şey değildir, ama bu kadar mı önemlidir! Cevabı işte burada, dünya çapında bir kemancıdan... Gene yay çekmeye ilişkin bir başka gözlemi... Istanbul radyosunda Muzaffer yönetiminde bir toplu icra programı kaydediliyor.  Birtan, Necati Tokyay'a dönerek bir taksim rica eder, ama bir buçuk dakikayı geçmesin diye ekler. Bunun üzerine Necati Tokyay, "Benim bir yay çekişim bir buçuk dakika sürer," deyip taksim edemeyeceğini söyler!        

   Devlet radyoları ülke musıkisine çok şey vermiş, musıki sevgisini bütün ülkeye yaymış, ama birçok değerli icracıyı  da kadir bilmezliğiyle üzmüş, küstürmüştür.  Radyocuların çoğu bu çatı altında olup biten tatsız şeyleri anlatmak istemezler. Nihat Doğu şu acı gerçeği anlatmak cesaretini gösteriyor... İzmir radyosunda iki yıl boyunca saz eserleri çalmış. Bir gün,  çaldıkları parçaların kayıtlarını istemiş radyo görevlisinden. Aldığı kayıtları evde dinleyince dip sesleri olan, gürültülü, kötü bir kayıt olduğunu görmüş. Ertesi gün radyo görevlisine durumu bildirince, adam  icraların isteyerek gürültülü olarak kaydedildiğini, bunun radyo idarecisinin emri olduğunu söylemiş. Bunun da sebebi hikmeti bu kayıtların başka bir yerde kullanılmamasıymış! Belki garip ama gerçek!

   Gene aynı radyoevinde aynı radyo idarecisiyle bir diyalogu daha var. Radyo arşivindeki bir tarafı çizik olan taş plakları çöpe atılmak üzere kapının önüne yığmışlar. Nihat Doğu bunlar arasından iyi durumda olanlardan dördünü almış. O anda radyo idarecisi gelir, "O plaklar işe yaramaz bırakın onları," diye ikaz eder.  Nihat Doğu, "Dinleyebildiğim kadarı bana yeter," deyince  şu cevabı alır: "Bırakın onları,  devlet malı." Sonrasını şöyle anlatıyor Nihat Doğu: "Plakları bıraktım, sanatçı odasına geçtim. Turhan Yalçın olayı uzaktan takip etmiş, herkes gittikten sonra plakları almış, yanıma geldi. 'Neden adamla tartışıyorsun. bırak gidince tekrar al,' dedi. Benden sonra Turhan Yalçın plakları bana vermek için almış. Yayına girdik, çıktığımızda öteki plakları çöp arabası plakları almıştı."  Radyoyu radyo yapan  musıkişinasları emrindeki memur  gibi gören bir zihniyeti böylece teşhir ediyordu Nihat Doğu.      

    Bunun bir benzeri de Istanbul radyosunda olur. Orada da plakları isteyen Nihat Doğu'ya vermeyip atmak için ayırmışlar.  O günlerde (1970'lerin başı olmalı) radyoda idareci olan Ulvi Erguner'in izniyle bazı plakları alıp odasında kaydetmiş. Aynı "temizlik"in Ankara radyosunda da olduğunu bu radyoda çalışanlardan dinlemiştim. 

   Radyo mülakatımızdan sonra Nihat Doğu ile tekrar tekrar görüştük, hiç kimsede bulunmayan radyo kayıtlarını, çok sevdiği Aleko Bacanos'un nadiren bulunabilen bazı taş plaklarından kopya edilen taksimlerini, bu arada o ruhsuz saygısız radyo müdürlerinden kurtardıklarını verdi bana; bunlardan bazılarını Kemençe albümünde kullandım. Başkalarına da vermişti böyle değerli kayıtları; bu konuda çok cömert bir insandı. Bu özel sohbetlerimizde daha başka anılarını da anlattı. Her sanat çevresinde olduğu gibi musıkişinaslar çevresinde de huysuz, hırçın adamlar eksik olmamıştır. Bu gibi kimselerden bazıları onu vaktiyle çok kırmışlardı. Ama Nihat Doğu onlara karşı içinde kin biriktirmemişti; hoşgörüsünü kötüye kullanan kimselerin çiğ, densiz  davranışlarını kendisine yakışan bir olgunlukla karşılıyordu. Gördüm ki, Nihat Doğu sadece çok iyi bir musıkişinas değil, aynı zamanda meslektaşlarına çok saygılı, kimseyi kıskanmayan, kimsenin arkasından atıp tutmayan, bağışlamasını bilen bir gönül adamı,  deryadil, çok iyi, çok temiz kalpli bir  insandı. İyi kalpli olmak bir sanatçıya başlıbaşına  bir değer kazandırmaz elbette, ama ondaki iyi kalplilik seslendirdiği musıkinin verdiği bir terbiye gibiydi.  Bir sohbetimizde, neyzenlere karşı bir zaafı olduğunu söylemişti; neyzenleri birer "çalgıcı" olarak göremiyor, kim olursa olsun ney üfleyen birinde bir iç âlem zenginliği olduğuna inanıyordu. Gönül verdiği musıkiden gördüğü bir terbiyeydi bu. Nihat Doğu işte böyle bir sanat adamıydı.  Bu ruhun artık kaybolduğunu sanıyorum.            

                           

                   

 
İletişim E-Posta: sbulentaksoy@gmail.com - Telefon:
 
Yorumlar
*** Yorum Yaz
Bu yazıya hiç yorum yapılmamış, ilk yorumu siz yapın.

Diğer Yazıları

Nihat Doğu'nun Ardından...
Muammer Ketencoğlu'dan Rumeli Türkülerine Yeni Bir Bakış…
Tanburî Cemil'i Anma Konseri...
Zehra Eren için…
Osmanlı-Türk Musıkisi Tarihinin Yazılması/Yazılamaması Üstüne Ön Notlar -2-
Osmanlı-Türk Musıkisi Tarihinin Yazılması / Yazılamaması Üstüne Ön Notlar -1-
"İmam" eriği...
Seksen yıl sonra pentatonizm: Macarlar ve Biz ...
Müzeyyen Senar’ın ardından...
Diğer Yazarlar

Müzisyen çeşitleri…
Koro sendromu…
Arif Sağ 2018 Röportajından seçmeler…
Geleneksel Türk müziği tarihine ışık tutacak bu yazı ne zaman yazılmış?..
Nihat Doğu'nun Ardından...
Müzikoloji ve Gürültü Teröristleri...
Esin Atıl’ın Levni ve Surname" kitabında çalgı adlandırma yanlışları (2)…"
Günün Sözü
Hep aynı telden çalan müzisyene gülünüp, geçilir...
(Horace Mann 1896-1959)

Yazarlar 
Röportajlar
Frankfurt Musicmesse'de Hohner ve Stephan Wieland ile röportaj…
Frankfurt Müzik Fuarı'nda fabrikası Almanya Trossingen'de bulunan Hohner akordion ve ağız mızıkası  firmasının satış müdürü Stephan Wie...
»
»
»
Tarihte Bugün
Arşiv Arama
Facebook
Anasayfa
Site Haritası
Sitenize Ekleyin
RSS Kaynağı
Hakkımızda
Reklamlar
Künyemiz
Facebook
Twitter
Bize Ulaşın
Copyright ©2013 - Tüm hakları saklı tutulmaktadır.
Bu sitede yayınlanan tüm resim, materyal ve içeriğin telif hakları tarafımızca saklı olup izinsiz alınıp kullanılamaz.
0,45ms